Uyanmıştım.. Her sabah gözümü açtığımda karımın o melek yüzünü görmek yerine bu sabah gökyüzünü ve gözümün önünden ağır ağır geçen kuşları görüyordum, Gökyüzünün renginde bir tuhaflık vardı, zar zor doğruldum yattığım yerden ve gözlerimi ovuşturup bir daha gökyüzüne baktım. Pespembeydi, Neredeydim ben böyle? Bu bir rüya mı? diye düşünürken denize baktım ve denizin kan renginde olduğunu gördüm, bu bir kabus olmalıydı, Etrafta kimse yoktu. Sadece yerde kanlı bir bıçak vardı, bıçağı alıp etrafa baktım, Sanırım büyük bir deprem olmuş ve bütün evler yerle bir olmuştu, hemen aklıma karım geldi, Delirmişçesine bağırıyordum, sesimi duyan kimse yoktu, Bir anda yanımda bembeyaz kocaman kanatları olan bir at belirdi, Ama bu nasıl olabilirdi ki? Onun şaşkınlığını atlatamamışken diğer tarafımda bir at daha belirdi, bir at daha, bir at daha... derken yüzlerce uçan at etrafımı sarmıştı , Aralarından bir tanesi siyahtı, havalandı gökyüzüne kadar ve TULPAAAAAAAAARRRR !!! diye kükredi, Onun kükremesiyle etrafımdaki yüzlerce at aynı anda kanatlarını çırpmaya başladı, o kadar büyük kanatları vardı ki hepsi birden kanatlarını aynı anda çırptığında deprem etkisi yaratıyordu, birden havalandılar ve etrafımda rüzgar gibi dönüp hortum oluşturdular, hortumun içinde havalanmaya başladım ve en tepesine kadar ulaştım, yukarıda beni siyah olanı bekliyordu, beni sırtına aldığı gibi ışık hızıyla uçmaya başladık, korkudan sımsıkı yapışmıştım boynuna, beni bir tepeye çıkardı, indirdi sırtından, bana baktı, “güç içinde” deyip yere yığıldı, ölü bedenine bakakaldım, kalbinde bir şey parlıyordu, eğildim dokundum, bir alev kadar sıcaktı, peki şimdi ne olacaktı nerede olduğumu bile bilmiyordum, etrafımda hiçbir yaşam belirtisi yoktu, ne bir telefon ne bir ev...
Hava kararmıştı. Bu gece burada kalmak için güvenli görünüyordu, Sanki aylardır hiçbirşey yememiştim, çok açtım, ama yiyecek hiçbir şey yoktu. Bir ara gözüm yerde yatan ölü ata takıldı, acaba o beni doyurabilir miydi? Ellerim titreyerek bıçağımı çıkardım ve o kalbinde parlayan yere bir hışımla soktum, kırmızı bir küre düştü içinden ve yuvarlanarak bir taşa çarpıp durdu, o kadar açtım ki dönüp tekrar ata bir bıçak daha saplayacakken atın kül olduğunu gördüm, bu nasıl bir şeydi böyle? Hemen kürenin yanına gittim, küreden fısıltıyla sesler geliyordu, sanki bir çeşit dua gibiydi sürekli aynı şeyleri tekrarlıyordu, küre havalanıp birden kalbimin içine girdi, bu acıya dayanamayıp bayılmıştım, uyandığımda hala aynı yerdeydim, ama başucumda alevden bir kuş uçuyordu, “Sen osun !” dedi yankılı sesiyle. “KİMİM ULAN KİMİM SİZ KİMSİNİZ NELER OLUYOR BURADA YETEEEEEEEER” diye bağırdım bıçağımı sımsıkı kavrayarak. “Tulpar’ın kanatlarını görüp kaybolmayan tek insansın, Tulparın kalbi sende, O öldüğü için bütün Tulparlar kül olup kayboldular, yani anlayacağın Tulparın ruhu içinde, Tulpar’ın atalarının söylediğine göre eğer Tulpar’ın ruhu bir insanoğluna geçerse, o zaman benim, yani Huma’nın ateşten bedeni insanoğluyla bütünleşmeli ve Semruk’un güneşle ayın düzenini değiştirmesine engel olmalıdır. Semruk şu anda Yeraltı yılanları abraların hüküm sürdüğü Tingizde tutsak, ama Semruk sizin takviminizle ayın 10’unda ölüp güneş ve ay arasında canlanacak, eğer 10’una kadar bir insanoğlu Semruk’u öldürmezse o zaman insanlığın sonu olacak, yani işin özü 3 günümüz kaldı, insanlık için bunu yapmak zorundasın !”
Kanatlarımı özgür bıraktım, Tulparın ruhu hala içimdeydi ve kanatlarımı o yönetiyordu, İyiki de o yönetiyordu çünkü ben nereye gitmem gerektiğini Semruk’un nerede olduğunu bilmiyordum. Bu iş hoşuma gitmeye başlamıştı, tek can sıkıcı tarafı içinizde sadece sizin duyduğunuz iki kişinin konuşmasıydı. Semruk’a doğru giderken bir an karımın çığlık sesini duyar gibi oldum. “Dur!” dedim kanatlarıma, etrafa baktım, devasa bir kartalın sırtında cansız bir beden vardı, sırtındakine daha dikkatli baktım, bu benim karımdı! O sapsarı uzun saçları bembeyaz tenini nerede görsem tanırdım. Öfkeden bedenimi saran alevler 10 kat artmıştı, ona doğru uçup kartalı öldürüp karımı almalıydım ama kanatlarım söz dinlemiyordu, ağlıyordum haykırıyordum “UÇ LANET OLASI TULPAR UÇ !” aşkım, nefretim, arzum Tulpar’ın gücünden üstün geldi ve kanatların kontrolünü ilk kez ben almıştım. Kartala doğru uçtum. Çok büyüktü, ama korkmuyordum. Ellerimde devasa bir ateş topu biriktirip olağan gücümle kartalın kafasına hiç ummadığı bir anda vurdum. Kartal neye uğradığını şaşırmış havada döne döne yere düşüyordu. Haliyle karımda sırtından düşmüş hafif bedeniyle yere doğru süzülüyordu, hemen rüzgâr gibi uçarak karımı havada yakaladım ve yere indirdim. Karım ağır ağır açtı gözlerini, ağlamaklı gözlerle bana bakıp “ Aşkım bu sensin! ” dedi ve ateşten bedenime sımsıkı sarıldı, nasıl olurda yanmıyordu? Tekrar gözlerime bakarak;
-Markut nerede?
-Markut?
-Beni sırtında yeryüzüne indiren kartal.Semruk’un laneti bütün dünyayı yakıp yıkıyor, ayın 10’unda Semruk yeniden doğacak ve güneşle ayı dünyamızı yok etmek için kullanacak, ama Markut’un büyülü kanatları güneş ve ayı koruyor, ona ihtiyacımız var
Olduğum yere yığılmıştım, hiçbirşey diyemedim, sadece gözlerinin içine korkulu gözlerle bakıyordum.
-Aşkım ne oldu?
-Ben onu öldürdüm, sana zarar veriyor sandım ve o anki öfkemle onu humayın efsanevi ateşiyle yok ettim.
Karım sadece bakakaldı, “hayır” diyordu “bu olamaz bunu yapmış olamazsın şimdi ne yapacağız?” Yakamdan tutup bana hesap sorarcasına silkeliyordu, bense utancımdan gözlerine bile bakamıyordum, diyecek hiçbir şeyim yoktu. Birden içimden Tulparın ruhu konuşmaya başladı ihtişamlı ses tonuyla; “Şaman Ody beni dinle !” Karım korkudan yere düşmüştü, Şaman mı? Karım bir şaman mıydı? Ama bu nasıl olurdu, “Şaman mı ?” dedim.Tulpar tekrar konuşmaya başladı “ Şaman Ody, Semruk’u yenmek için Markut’un dev kanatlarına değil eşinin gücüne , inancına ihtiyacımız var, insanlığın kurtulması ona bağlı, Semruk için Markut’un hiçbir önemi yok” Ateşten bedenimin sahibi Huma“ fazla zaman kaybetmeden yola koyul, karını güvenli bir yere bırak, bu iş sadece senin işin” Karımı kucağıma alıp Himalaya dağlarında güvenli ve sıcak bir mağaraya bıraktım, hiç sönmeyen ateşimden 4 parça koydum mağaranın dört bir köşesine, ona yiyecek ve içeceğini temin edip son kez birlikte olup yola çıktım, belkide birdaha karımı hiç göremeyecektim, çok endişeliydim, Semruk nasıl biriydi ? Yenebilecek miydim? yol boyunca hep bunları düşündüm durdum, ama insanlık için yapmak zorundaydım, Tingiz’e varmıştım, yer altı yılanlarının hüküm sürdüğü yer, abra mıymış neymiş ismi, neyse bunun önemi yok, Semruk’u bulup, kalbini sökmeliydim, Tingiz’de Erlik sarayı diye duvarları kırılmaz büyülü aynadan olan bir yere geldim, Kapısını tam çalacakken kapı kendi kendine açıldı büyük bir gıcırtıyla, içerisi sis bulutuydu, bir metre önümü göremiyordum, sislerin arasından dev ayak sesleri duyuyordum, her adımında yer gök inliyordu. Korkmadım değil ama cesaretim hala vardı, Tulpar’ın dediği gibi “GÜÇ İÇİMDE !”
Sislerin arasından timsaha benzer 4 ayaklı devasa bir yaratık belirdi bakır rengi pas parlak gözleriyle, Bu Semruk muydu, Ne olur ne olmaz birden alevimi parlattım, kanatlarımı çıkardım meydana, 4 ayaklı devasa yaratık uzun uzun bana baktı ve önümde diz çöktü, “Efendim başaramadık, Semruk kaçmayı başardı. Yutpa’yı öldürdü, sadece ben kurtuldum.”
-Sen Abra olmalısın. Semruk nerede?
-Güneş ve ayın tam ortasına gidiyor. Bir pençesiyle güneşi, diğer pençesiyle ayı tutup dünyayı yok edecek.
-Semruk bunu neden yapıyor?
-Bundan Yüzyıllar önce Semruk çok iyi biriydi, Doğunun ve batının hakimiyetini sağlardı, ama sonra insanoğlu Semruk’un baskıcı yönetimine karşı gelip ona savaş açtı, karısını öldürdüler, Semruk’ta yeni teknikler öğrenip dahada güçlenmek istiyordu, ama ben onu yakalayıp esir aldım, yüzyıllardır hiç kaçmaya çalışmadı, hep esir kaldığı yerde sırtı bize dönük sakin sakin oturuyordu, onunla bir kez bile konuşamadım, Ama bu sabah kalkıp, her tarafına bağlı olan büyülü zincirleri, bir pamuk ipliği misali sakince kopardı, zindanın kapısını bir kağıt gibi sakince yırttı, Yutpa’yı avcunun içine alıp sakince parçalayarak öldürdü, tam ben saldıracakken havalandı “ Kabus başlasın” dedi ve kahkahalarla gözden kayboldu.
Diyecek hiçbir şeyim kalmamıştı, yutkunamıyordum bile, gerçekten korkuyordum, böyle bir gücü nasıl olurda yenebilirdim? .. İçimdeki Huma’nın ruhu öfkelenmeye kükremeye başlamıştı, kükredikçe alevlerim büyüyordu, Hemen güneşle ayın arasına gitmeliydim, Nasıl gideceğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu ama yapmalıydım, Tulpar’ın kanatlarına güveniyordum, “Abraya peki sen ne yapacaksın” dedim. “onu yenmek için benim gücüme ihtiyacın var. Kalbimdeki yeşil ışıltıyı görüyor musun? Onu al” dedi. “Nasıl alayım?” dememle yassı çenesiyle kalbine bir ısırık saplayıp yeşil küreyi önüme tükürdü salyalı ağzıyla. Ve yere yığılıp öldü. Kimse yerdeki salyalı bir yeşil küreye dokunmak istemez. Ama insanlık için bunu yapmalıydım, yeşil küreye dokunmamla küre bedenime girdi ve bütün vücudum yeşil kırmızı desenlerle kaplı oldu, her yerimden damarlarım çıkıyordu, gözlerim bakır rengi olmuştu, ben artık insan değildim, bir çeşit yaratık olmuştum, Tulpar’ın kanatları, Huma’nın ateşten ruhu , abranın yenilemez bedeni ve son olarak belki de beni insan yapan tek şey; AŞK.
Dünyadan uzaklaşmıştım, güneşle ayın ortasına doğru gidiyordum hızlıca , yol boyunca içimdeki 3 efsanevi ruhun sıkıcı nasihatlarını dinledim durdum, bu bakır gözler milyonlarca kilometre ötesini görebiliyordu, geç kalmıştım, Semruk çoktan güneşle ayı tutmuş gücünü biriktirip dünyayı yok edecekti, “TULPAR BU KANATLARININ RÜZGARDAN HIZLI OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİN BU KADAR MI ?” dedim, birden kanatlarımın arkasında ruhani bir dev kanat daha belirdi, ve ışık hızında Semruk’a doğru uçup ellerimde biriktirdiğim devasa ateş topunu Semruk’un kalbine doğru vurdum, bütün konsantresi gitmiş güneş ve ay ellerinden kaymış boşlukta süzülüyordu Semruk, hemen kendini doğrulttu, bana doğru baktı, ve hayatım boyunca hiç beklemediğim bir şey yaparak çift başlı kartal olan Semruk üzerime binlerce yıldırım yağdırdı. Boşlukta süzülüyordum, bedenimden dumanlar çıkıyordu, Tulpar bir yandan Huma bir yandan Abra bir yandan beni uyandırmaya çalışıyordu, ateşim sönmüş kanatlarım kaybolmuş güçsüz bedenimle süzülüyordum.. dışarıdan neler söylendiğini duyabiliyordum bilincim yerindeydi ama hiçbir şey yapamıyordum, ben süzülürken Semruk tekrar güneşle ayın ortasına geçip bir eliyle güneşi bir eliyle ayı kavradı, bir an karımın sesini duyar gibi oldum, karım bir şamandı ve telepatik yollarla beyin gücüyle beynime girmişti, “AŞKIM UYAN” diyordu, Eski günlerimiz aklıma geldi aşkım uyan deyince, Mutlu ve sıcak yuvamızda sabah kahvaltıyı hazırlar ve yatakta yanıma gelip benim yüzüme hafif öpücükler kondurarak bana “aşkım hadi uyan “ derdi. Bende “ Ya beş dakika daha” derdim, “aşkım hadi uyannn” derdi. Uyanırdım. Ve yine uyandım, “AŞKM HADİ UYAN DEDİ” ve benim parlak bakır gözlerim her zamankinden öfkeli ve sinirli açılmıştı, gözlerimin etrafını ateşler sarmıştı, bedenimi saran alevler birden harladı ve kırmızı yeşil kaslı vücudum her zamankinden kuvvetliydi, sırtımı yaran kanatlarım beyaz alevdendi, ve dahada büyüktü, pençelerim daha öfkeliydi, kükreyerek Semruk’a doğru dönerek uçtum, dönerken arkamdan hortumlar çıkıyor , o hortumun çevresinde ateşten girdap süslüyordu, kollarımı açtım ve ay büyüklüğünde bir ateş topu oluşturup yukarıya doğru attım, Semruk kendisine atacağımı sanıyordu bu yüzden şaşırdı, sonra pençelerimle Semruk’un bedenini tuttum, yukarı doğru attığım devasa ateş topuna doğru uçmaya başladım, birden içimdeki ateşten bedenin sahibi Huma’nın ruhu çıktı ve ateş topunun içine girdi, artık ateş topunun kontrolü Humadaydı, Huma ateş topunu bütün hızıyla bana doğru getiriyor, bende pençelerimdeki Semruk’u hızla bana doğru gelen ateş topuna doğru götürüyordum, VE O ANN !!!!! BÜYÜKK EFSANEVİİ PATLAMAA !!!, Semruk ateş topuna çarptı inanılmaz bir patlamayla ayın güneşin dengesini bozacak bir patlama oluştu, öyle bir patlamaydı ki bu Huma’nın ruhu yok olmuş, kanatlarım ve sağ kolum omuzdan itibaren komple kopmuştu, patlamanın etkisiyle Semruk’ta bende Ay’a düşmüştük, kolumdan kanlar fışkırıyor kan kaybından ölüyordum adeta, Semruk’un iki kartal kafasıda kopmuş cansız bedeni yanı başımda duruyordu, vücudumdan ışıklar çıkıyordu, kalbimden bir şeyler söküyorlardı sanki, bi yanıma kırmızı küre, bir yanıma yeşil küre düştü, ama parlamıyorlardı, mat renkleri vardı. Onların vücudumdan çıkmasıyla nefes alamamaya başladım, Çünkü artık normal bir insan olmuştum, kanatlarım yok vücudum insan rengi, pençelerim yok, Ayda nasıl nefes alabilirdim artık ? Kolumdaki acı iyice artıyordu, sanki birisi sürekli koluma vuruyordu
ve yine karımın sesini duydum “AŞKIM UYAN!”
ve yine karımın sesini duydum “AŞKIM UYAN!”
"UYAN!"
Uyandım..
Karım yanımdaydı..
Hadi kalk kahvaltı hazır diyordu.
Nasıl yani bunların hepsi bir rüya mıydı ?...
Kalktım banyoya girdim.
Elimi yüzümü yıkadım aynaya baktığımda GÖZLERİM BAKIR RENGİYDİ.
~SON~







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder